19/1/2006 -
Eğer tasarım tutkunuysanız bir Avrupa şehrine gittiğinizde sakın şehrin modern sanat müzesini gezmeden geçmeyin. Tüm Avrupa kentleri hafif yosunlu eski dokusunun yanısıra çağdaş sanat ve tasarımın merkezi olabilmek için büyük yatırımlar ile kıran kırana yarış içerisindeler. Tüm şehirlerin kalbinde birer modern sanat müzesi... O müzelerin içi de tıka basa düşünce, tasarım... Mükemmel bir şehir. Aşıklar şehri. Art Nouveau şehri. Paris’e çağdaş tasarım görme beklentisiyle değil görsel belleğinizi beslemek amacıyla gidilmeli. Tasarımlarınıza yansıtabileceğiniz -gözle görünmeyen, beyinlerde oluşmuş, hani şu ilham kaynağı denen cinsten – ayrıntıları toplamadan sakın dönmeyin. Paris henüz biçim almamış tasarım filizleriyle dolu. Şehrin tasarım açısından en etkili noktaları L’institut du Monde Arabe ( Arap Dünyası Müzesi), Centre Georges Pompidou, City Museum of Modern Art ve tabiki şehrin kendisidir. Özellikle metro tabelalarına dikkat! Onlar art nouveau denince aklınıza gelen ilk tasarımlar. Paris de art nouveau ile çağdaş tasarımın mükemmel bir karışımı, geçmişi gösteren ve geçmişi geleceğe taşıyabilmeniz için size ilham veren bir şehir.
CENTRE GEORGES POMPIDOU
Avrupa’da çağdaş tasarımın kalbi şüphesiz Centre Georges Pompidou’dur. 1969’da Fransa Devlet Başkanı Georges Pompidou’nun Paris için tüm sanatların kesişeceği bir merkez kurma isteği gerçekleşiyor ve 31 Ocak 1977’de Renzo Piano ve Richard Rogers tarafından tasarlanan merkez açılıyor. Günde 22,000 kişi tarafından ziyaret edilen merkez bugün bu sayı ile Notre Dame Katedrali’ni bile geride bırakmıştır. Tek yüzeyi transparan olan yapının en ayırt edici özelliği yapıdaki dolaşım elemanlarının yani yürüyen merdiven ve asansörlerin mekanın tamamen dışına alınarak alanın tamamen aktiviteler için tasarlanmasıdır. Rue de Renard tarafindan bakilinca görülen taşıyıcılar farklı birer dolaşım sistemini sarıp kapatmaktadırlar ve fonksiyonlarına göre her biri farklı renktedir. Mavi olan hava; yeşil, sıvı; sarı, elektrik; kırmızı olan ise insanların dolaşımını sağlamaktadır. 90.000 metrekare üzerine inşa edilmiş merkez 371.000 kitabın bulunduğu bir halk kütüphanesi, dünyanın en iyi koleksiyonlarından birini bulunduran Ulusal Modern Sanat Müzesi ve Endüstriyel Tasarım Merkezi, sürekli sergiler bölümü; Akustik ve Müzik Araştırma ve Koordinasyon Enstitüsü’nden oluşmaktadır. Merkezin en son gündeme gelişi 22 Ocak 2000 tarihinde Yves Saint Laurent’in jübilesi ile olmuştur.
Tarihe geçmiş eserleri yanı sıra popüler kültürün parçası olmuş işlerin önemli bir çoğunluğu Centre Georges Pompidou’da Ulusal Modern Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir. Nam June Paik ile Marc Newson; Kazuogo Ishugara ile Sottsass aynı mekanda...
Sanat ve tasarım dört duvara doldurulmuş; bu duvarlar da yine duvarlarla bölünmüş, tasarım dolu odacıklar olmuş. Bu odacıkların kiminde Jean Nouvel ile Libeskind yanyana durmuş; kiminde ise Ron Arad ile Colani. Bazı odalar büyükçe; Viyanalı Aksiyonistleri ağırlıyor. Bauhaus mütevazi... Kendi köşesinde Joseph Albers’in renk analizleri ve okulun- daha doğrusu ekolün- tarihine tanıklık etmiş fotoğraflar ve posterlerle renkli renkli işlerin arasında ‘Bauhaus gibi’. Her ayın ilk pazarı Centre Georges Pompidou’ya giriş ücretsiz. Yağmur çamur demeden Parisliler biraz Fluxus, biraz Bauhaus, biraz Superstudio koklamak için uzun mu uzun kuyruklar oluşturuyorlar Centre Georges Pompidou’da . Hele de bu güneşli bir pazarsa Centre Georges Pompidou’nun önü içi kadar renkli bir tasarım panayırına dönüyor. Zaten Jena Tiguely ve Nikki de Saint-Phalle’in işlerinin de olduğu Stravinsky çeşmesi içerisi hakkında yeteri kadar ipucu veriyor, içerden dışarı kaçıvermiş bir parça gibi...Bir sürü hınzır, muzır, şakacı anonim tasarımlar satanlar , uçurtmasını alıp gelenler, fotoğraf makinesi ile peşinize düşenler, sizi portrenizi yaptırmaya ikna etmeye çalışanlar, Centre Georges Pompidou’nun önünü renklerle, desenlerle, kokularla, seslerle dolduruyorlar. İçerisi tasarımın ve sanatın tarihi, dışarısı ise tasarımın bugünü ile dolu. İşte siz de Centre Georges Pompidou’dan aşırı dozda sanat ve tasarım almış olarak çıkıyor; sarhoş sarhoş, karmakarışık olmuş, içiçe geçmiş insanlara bakıyorsunuz.
Centre Georges Pompidou, Ulusal Modern Sanat Koleksiyonu’nun benzerlerinden en ayırıcı özelliklerinden birisi -alışıldığı üzere- sadece tarihi uzaklarda kalmış işlerin değil bugünün de işlerinin sergilenmesidir. Avrupa’daki diğer modern sanat müzelerinin aksine Centre Georges Pompidou koleksiyonu mimarlık ve ürün tasarımı ve fotoğraf açısından da zengin. Hiçbir disiplin birbirinden kalın çizgilerle ayrılmamış aksine yakınlaştırmış. Müzedeki işlerin yerleştirmesi izleyiciye işleri dayatarak göstermek yerine izleyicinin kendi rotasını kendisi çizmesi düşünülmüş. Dolayısıyla hiç bir sabit gezme düzeni yok. Her izleyici kocaman alandaki işlerin arasına salınmış bir çift göz gibi. Eserlerin yerleşiminde etkileşim göz önüne alınmış. Müzeyi (audioguide) sesli bir rehber eşliğinde gezmeyi de tercih edebilirsiniz.
Centre Georges Pompidou, Ulusal Modern Sanat Müzesi, tasarıma bakış açınızı çok etkileyen bir müze. Öncelikle hala iş yapan, dokunabileceğimiz genç tasarımcıların işleri de bu koleksiyonda bulunuyor. Bu da en uzaktakine bile çok yakın hissetmenizi sağlıyor. Tarihi yanıbaşınıza getiriyor. Ulusal Modern Sanat Müzesi’nde farkedilen en önemli özellik başarılı sanat eserlerinin sadece ilhamla oluşuvermiş işler değil çok temiz detaylarla ve çok doğru malzemelerle üretikleri, yüzde yüz zeka ürünü olan işler oluşu. Tasarımda geleneksele bakıp geleneği bugüne taşıma düşüncesi ile birebir örtüşüyor. Çağdaş sanatın ürün tasarıma ne kadar yaklaşmış; aradaki çizgi sanılandan da incelmiş. Centre Georges Pompidou her ürünün aslında bir heykel; her heykelin de aslında bir ürün olduğunu düşündürüyor. Modern sanat ürün tasarımını besleyen çok önemli bir alan ama çoğunlukla ihmal edilmekte. Tasarım adına keşfedilmesi gereken birçok düşünüş şeklini kapsıyor, ufuk çizginizi esnetiyor. Modern sanat da endüstri devriminden beri teknoloji ile eşgüdümlü ilerlemiş ve gelişmiştir. Nasıl endüstri devrimi sanatta yeni akımlar yarattıysa ve bunlar da ürün tasarımı ile yakından akraba ise bugün dijital devrim, sanal devrim çağdaş sanatta benzer bir etki yaratmaktadır. Çağdaş sanat sorgulamaları ürün tasarımı için eşsiz bir esin kaynağıdır. Centre Georges Pompidou, Ulusal Modern Sanat Müzesi de tarihi barındırdığı gibi tarihi geleceğe de yansıttığı için çok önemli ve değerli bir müzedir.
Centre Georges Pompidou’da hiçbir akım, hiçbir ülke, hiçbir sanatçı kayırılmamış. Ülkeler, bayraklar, kültürler yanyana, eşdeğere sahip. Merkezi Paris haritasından kesip Buenos Aires haritasına yapıştırsanız içeride olanlar adına hiçbir şey farketmeyecektir; çünkü müzede ‘uluslarasılık’ kavramına çok özen gösterilmiş; evrensellik, barışçıl sanat dili ve tarafsızlık herşeyin önünde tutulmuş. Ne Superstudio, ne Viyanalı Aksiyonistler ne Bauhaus birbirinin önünde. Hepsi hak ettiği yeri almış. Bir ulusal sanat müzesinin bu kadar uluslararası oluşu insanı sanatın birlik olmak için ne kadar önemli olduğuna inandırıyor.
Müzenin web adresi: www.centrepompidou.fr
L’INSTITUT DU MONDE ARABE (ARAP DÜNYASI ENSTİTÜSÜ)
Paris’in Notre Dame kilisesini gören, Sen nehri kıyısındaki en işlek caddelerinden birinde, önünden durup izlemeden geçemeyeceğiniz bir bina var... Arap dünyasının ve kültürünün kapılarını diğer kültürlere açma isteği, 1980 yılında Fransız hükümetinin desteğiyle 19 ülkede açılan yarışmada birinci olan projeyle hayat bulmuş. Binanın tasarımcısı Jean Nouvel...1987’de enstittü tamamlanmış. Enstitü Fransa ve 21 Arap ülkesinin ( Cezayir, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Irak, Ürdün, Kuveyt, Libya, Fas, Umman, Filistin, Katar, Somali, Sudan, Suriye, Tunus ve Yemen, Cibuti, Suudi Arabistan , Komoras ,Moritanya) ortaklığı ile kurulmuştur. Enstitü’nün kuruluş amacı tarihin başlangıcından bu yana yaşamış Müslüman Arap medeniyetlerini, kültürlerini, dillerini tanıtmak ve yaymak; kültürel değişimi, iletişim ve iş birliğini desteklemek olarak belirlenmiştir. Müze koleksiyonun bir kısmı Louvre Müzesi, Dekoratif Sanatlar ve Afrika ve Okyanusya Sanatları Müzeleri tarafından sağlanmıştır. Bir kısmı ise enstitüye destek veren Arap ülkeleri tarafından sağlanmıştır.
Arap dünyasının diğer kültürlerde yaptığı gizem ve büyü dolu çağrışımları dışa vuran ama içindekileri asla ele vermeyen Arap Dünyası Enstitüsü binası, ziyaretçilerini gizemli, uzak fakat tüm gerçekliğiyle karşımızda duran Arap dünyasının içine çekiyor. Binanın tüm cephesi metal, kare çerçecevelere oturtulmuş çeşitli büyüklüklerdeki metal diyaframlarla kaplı. Bu diyaframları Nouvel İslam sanatı desenlerinin göbeklerine yerleştirmiş. Nasıl insan retinası ışığın yoğunluğuna göre genişleyip daralıyorsa diyaframlar da ışık yoğunluğuna göre kapanıp açılarakiçeri giren ışığı kontrol ediyorlar. Fotoğraf makinesinin içindeki lens gibi genişleyip daralarak bina içine giren güneş ışığını ayarlayabiliyor. Metal diyaframlardan binanın içine yayılan farklı şiddetteki ışık demetleri, mekanda yaşayan Arap dünyasının gizemliliğini ışık oyunları ile destekliyor. Bina bünyesinde bulunan sergi salonları, oditoryum, müze, kütüphane, dükkan ve konferans salonu meraklı izleyicileri Arap kültürüyle buluşturuyor. Enstitüde yıl boyunca merkezde konserler, dans gösterileri, sinema festivalleri, tiyarto gösterileri, animasyon seansları düzenlenmektedir. Enstitü arşivinde 600 film, 5000 imaj, 1200 parça müzik kaydı bulunmaktadır. Arap Dünyası Enstitüsü, Arap kültürünün ilk çağlardan başlayan gizemli serüvenini gün ışığına çıkarıyor.
Arap Dünyası Enstitüsü, 3 kata yayılan oldukça büyük bir müzeye sahip. Müze kolesiyonu Arap kültürünü eski çağlardan günümüze kadar olan dönemde irdeleyen ve yansıtan eserlerle ziyaretçiyi bilgilendirici, öğretici ve de oldukça uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Koleksiyon, Arap dünyasını bilim, sanat ve teknoloji alanında en iyi şekilde temsil eden eserlerin öğretici ve bilgilendirici bir çabayla harmanlanmasıyla oluşturulmuş. Seramik sanatından dokumaya, heykelden ahşap işlemeciliğine, edebiyattan astronomi ve matematiğe kadar bir çok alanda Arap kültürünün en çarpıcı öğeleri bir araya gelerek aynı zamanda Arap yaşayışı ve coğrafyası hakkında önemli ipuçları veriyor. Enstitü’nün koleksiyonunda Türkiye’den de birçok obje sergileniyor. Bunlardan bir kısmı Türkiye’de yapılmış; bir kısmı ise Türkiye topraklarında bulunmuş objelerdir. Koleksiyonda çokça İznik çinisi ve Türk kilimi mevcuttur.
Binanın giriş katında Arap kültürünü tanıtan bir çok ürünün satıldığı oldukça geniş bir dükkan bulunuyor. Bu dükkanda ziyaretçiler, girdikleri serüvenin izlerini taşıyan kitaplara, kartpostallara, fotoğraflara, kumaşlara ve kıyafetlere ulaşa imkanı buluyorlar.
Enstitünün web adresi: www.imarabe.org
PALAIS DE TOKYO, MODERN SANAT ŞEHİR MÜZESİ
Palais de Tokyo, Modern Sanat Şehir Müzesi’nde Fransız sanatçıların işleri ağırlıklı olmak üzere çağdaş işler kronolojik sıra ile sergilenmektedir. Müzeinin içindeki işler kadar kendi tasarımı da etkileyicidir. Müze kuşbakışı bakıldığında bir Japon harfi şeklindedir. Müzede her bir odada belirli bir dönemin işlerine yer verilmiş bu odaların girişinde de bu döneme, işlere ve sanatçılara ait bilgiler büyük puntolarla duvara yazılmıştır. Koleksiyona Tania Mouraud ‘un ‘Chambre de Meditation’ ( Meditayon Odası) ile David Claerbout’nun işi ‘Vietman 1967’ ile giriyorsunuz. Koleksiyon kronolojik olarak yerleştirilmiş. Bu iki iş kronolojiye uymuyorlar çünkü bir ‘selamlama’ olarak yerleştirilmişler. İkisi de müzenin en etkileyici işlerinden. Özellikle 1969 yılında Mouraud tarafından yapılmış olan ( bugün için tekrar yorumlanmıştır) meditasyon odası etkileşimin altını kalın kalın çizmektedir. Meditasyon odasına yoklaşıyorsunuz. Önünüze bir kapı bir de yazı çıkıyor ‘Lütfen içeriye girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarın.’ Ayakkabılarınızı çıkarıp büyük bir merakla kapıyı aralıyor ve içeri giriyorsunuz. İçerisi yüksek tavanlı, silindir biçiminde, tamamen kapalı ve tamamen bembeyaz bir oda. Tavana bakıyorsunuz tavan bembeyaz, yer bembeyaz, duvarlar bembeyaz ve sonsuz. Hiçbir köşe, hiç bir iz, hiçbir yaşam belirtisi, hiçbir düşünce yok. Meditasyon Odasının en önemli özelliği izleyiciyi sanatın bir parçası yapmak isteğidir yani size sunmak değil kendi kendinize keşfettirmektir. David Claerbout’nun işi ‘Vietnam 1967’ ise dev bir duvara yansıtılmış bir karedir. Tekrar izleyicinin baktığı değil – boyut itibarıyla- deneyim ettiği bir iştir.
Müzenin ilk odası bir çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş etnik işlerle açılmaktadır. Bunu Picasso’nun mavi dönemi izler. Mavi dönemden sonra avant garde işler: Matisse, Derain, Vlaminck, Dufy, Braque ile Fovizm; ardından Picasso, Braque, Gris’den Derain, Laurens’e kadar Kübizm...
İkinci oda da ise Kübizm, Metzinger ve Lhote; Survage, Gontcharova ve Zadkine ile devam etmektedir. Üçüncü odada ise Schwitters, Crotti ve Picabia’nın Dada işlerini Ernst ve Brauner’in Sürrealist işleri izlemektedir. Delanuay ve Léger’in koleksiyonda geniş yerleri vardır. Dördüncü bölüm onlara ayrılmıştır. Beşinci bölümde 1920-1930’larda başlayan ekspresyonizmin kıpırtılarının işleri vardır. Bunlar Modigliani, Zadkine, Soutine, Pascin’e aittir. 1920-1930’ların yaklaşımca zenginliği Van Dongen, Matisse, Vuillard ve Bonnard ile beşinci bölümde tanıtılmıştır. Yedinci bölümde soyut sanatın değişik yorumlarının sahipleri Degottex, Barré ve Fontana’nın işleri bulunmaktadır. Sekizinci bölüm üç boyutlu tasarımı doğrudan etkilemiş, sanatta çığır açmış- hatta modern sanatı yaratmış diyebileceğimiz- Nouveau Realism’e (Yeni Gerçeklik) ayrılmıştır. Burada Villeglé’in, Hains’in, Arman’ın, César ve Duchamps’ın işlerinden bir kısmını içermektedir. Bunu Figuration Narrative ( Figürsel Anlatım) izlemektedir. Adami, Cueco, Erro, Fromanger, Klasen, Monory, Rancillac ve Télémaque’ın burada resimleri sergilenen sanatçılardır. Koleksiyon, 1970’ler: Viallat, Dezeuze, Buraglio ile devam etmektedir. Bir sonraki bölüm Arte Povera akımından Anselmo, Paolini, Fabro, Merz, Penone’nun işlerinden oluşmaktadır. Bunu 60’ların ortasından 90’lara kadar olan zaman diliminin işleri izlemektedir. Bunlar Buren, Mosset, Rutault, Barré, Nemours, Charlton, Armleder‘in işleridir. Bir sonraki bölüm 80’lerde yapılmış resimler, heykeller, enstalasyonlar ve objelerden oluşmaktadır. Bunlar Bertrand, Brandl, Lavier, Schütte, Spaletti ve Vecruysse’e aittir. Son bölüm ise Frize’in resimleri Huyghe, Moulin, Tan, Gonzalez- Foester’e ait video gösterimlerinden oluşmaktadır.
Müzenin web adresi: www.palaisdetokyo.com
Çiğdem Kaya-Burcu Yançatarol
http://atlas.cc.itu.edu.tr/~ensicia/designophy/inceleme/muze01.php
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2006 -
İnsanların, sanatçılar da dahil olmak üzere tarihin bazı dönemlerinde "artık sanat mümkün mü" gibisinden sorular sordukları olur. Derken, bütün bu soruların bir "sinirsel çöküşün" etkilerinden ibaret olduğunu gösterecek şekilde, sanat, Rönesans'ta olduğu gibi, Barok'ta olduğu gibi, Modern sanat konusunda olduğu gibi yeniden o tuhaf parlayışlarından birini gerçekleştirmekte gecikmez. Sanatın "olanaklılığına" ilişkin soru sormak saçmadır -çünkü sanat her yerde ve her zaman yapılabilir. Sorun, neyin sanat adını almaya layık olduğunu, neyin olmadığını sormakla da yaratılamaz. Böylece İnternet'te sanat mümkün mü? gibisinden bir soruya cevap vermenin bile pek bir anlamı kalmıyor.
Fransız yarı-gerçeküstücüsü Marcel Duchamps, 20'li yıllarda "hemen her yerde, hemen her şeyle 'sanat'"ın yapılabileceğini iddia ettiğinde sorumuza taa geçmişten bir cevap vermişti bile: "Ready-Made", yani gelişen dev sanayi toplumunun temel çıktısı olan ürün "hazırdan alınacak" ve isteyen "sanat alıcısının" burnunun dibine dikilecektir. O andan itibaren "kolaj", "bulunmuş nesneler", derlenip toparlanmış her şey, bir sanat eseri olarak organize edilebilir hale geldi. Bilindiği kadarıyla geçmişin Kübistleri de kolaj tekniklerini kullanma konusunda pek tedirgin hissetmemişlerdi kendilerini.
Sorun yine de "dijital sanat" ile ilgili olarak ortaya atılabilir halde -bilgisayar teknolojileri resim üzerinde işlemleri, manipülasyonu alabildiğine kolaylaştırıyorlar (sözgelimi Photoshop ve Corel yazılımlarının inanılmaz başarısı bundan kaynaklanıyor). Tarayıcı ise "canlı imge"nin yeniden üretimi konusunda belki en büyük devrimi gerçekleştirmiş görünüyor. Kolajın,yani modern sanatın esas unsurlarından birinin alabildiğine kolaylaşması ise, insanlara artık sanatın yeniden bir tanım değişikliği geçirmesinin gerekip gerekmediğini sordurmaya başladı bile.
Ancak sorgulamaların büyük bir çoğunluğu oldukça yüzeysel bir tabakada geçiyor: Bazı avantajlardan bahsedenler var -sözgelimi bilgisayar teknolojileri insanların "sanata katılımlarını" ve sanatsal eğitimi kolaylaştırıyorlar. Web müzeleri yaygınlaşıyor ve sanat eserlerinin "imajlarına" erişim olanakları alabildiğine genişliyor. Öte taraftan, bir insan emeği ürünü olarak sanatın "çok uzun ve sürüncemeli" bir yaratım sürecini gerektirdiği konusunda eski ve kolay kolay yerinden kımıldatılamaz bir değer yargısı var. Ancak bu düzeyde yürütülen bir tartışmanın sürdürülemeyeceğini, çünkü bir sonuca vardırılamayacağını düşünebiliriz.
Her şeyden önce kolaj tekniklerinin kullanımının modern sanatın şanından olduğu Kübistlerden bu yana apaçık bir durumdur. İlk parlak çıkış dönemlerinde PopArt'ın bu tekniği giderek bir "çılgınlık" derecesine vardırdığı da doğrudur. Eserlerini neredeyse montaj sanayii teknikleriyle üretip duran Andy Warhol etrafında örülen "sanatçı kültü" her bakımdan PopArt'ın artık miadını doldurmaya başladığını pek erkenden işaretlemişti. Ancak bir sanat akımının ya da grubunun miadını doldurması, ne kullandıkları tekniklerin sona erdiği anlamına gelir, ne de sanatın kendisinin.
Bilgisayar teknolojilerinin sanata dokunduğu iki genel alanı ayırdetmeliyiz: Birincisi "dijital" ya da "fraktal" sanat diyebileceğimiz bir boyuttur. Unutulmamalı ki, bilgisayarlar yalnızca bulunmuş ya da taranmış resimlerle, metinlerle, ses ya da video kayıtlarıyla "kolajlamayı" kolaylaştırmakla kalmazlar. Aynı zamanda yalnızca bilgisayar aracılığıyla elde edilebilecek görüntü, hareket-animasyon ve seslerin de sanatsal amaçlı kullanılabileceğini de hatırlamak gerekir. Genel olarak "fraktal sanatlar" adı verilen bu alan içerisinde, en basitinden bir Paint-Shop ya da Photoshop resminden oldukça karmaşık matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla kurgulanan fraktal görüntü ya da seslere varıncaya kadar geniş bir olanaklar kümesinin varlığı söz konusu. Bu noktada sorulması gereken bir soru var: Bilgisayar kullanılarak, klasik anlamda resim ve ses duyularının sanatsal kullanımına başvuran görüntüler, animasyonlar ve müzik üretilebilir. Oysa doğrudan doğruya matematiksel fonksiyonlar aracılığıyla üretilenlerin, insan faaliyetinin icra edildiği biçim çısından bundan önemli bir farkı bulunuyor. Çoğu zaman, "image processing" teknikleriyle görüntüler ekranda hiç görülmeden işlenebiliyorlar. Peki böyle bir şeyin "sanat" adını almaya layık olmadığını, bir tür karmaşık matematiksel denklemin işlenmesinden ve görselleşmesinden ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu soru, konuyu esas karmaşıklaştıran bir unsuru, insanın sanatsal yetilerinin ne olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Bu yetilerin tarih ve coğrafya içinde değişmez olmadıklarını söyleyen antropologların sayısı oldukça fazla. Ayrıca tarihçiler de bizim "sanat" adını verdiğimiz modern kategorileri, sözgelimi bir Mısır piramidine ya da Yunan tapınağına uygulamamızın tam bir saçmalık olabileceği konusunda bizi uyarıyorlar. Ama esaslı meydan okuma hayvanbilimcilerden ve ethologlardan gelmektedir: Sabahın köründe bir dalın üzerine tüneyip, ağaç yakraklarını koparan ve yere düşen yaprakların güneşten solmuş taraflarını toprağın koyuluğuyla tezat oluşturacak şekilde yukarıya çeviren, ardından tam da bu dikkat çekici sahnenin üzerinde saatlerceötüp durmaya başlayan şu "tiyatrocu kuş"a ne demeli? İnsanbiçimci bir yaklaşım ise, bunun hiç de sanat filan olmadığını, sanatsal algının ve üretimin insana ait olduğunu söylerken, bütün sanatı bir "yansıtma-taklit-öykünme" ilişkisinin dışavurumuna indirgemiyor mu? Tiyatrocu kuş örneği başka örneklerle de desteklenebilir: Bazı kuş türleri, herhangi bir yabancı kuş bilmem nasıl haritalandırdıkları bölgelerine girdiğinde rakibinden "daha güzel" ötmeye çalışır, eğer rakibi "daha güzel" öterse, hiç bir şey demeden orasını terketmek zorundadır. "Güzel" gibi sanatsal bir sözcüğü kullanmamın nedeni, olup bitenler sırasında herhangi bir "üstünlüğü" oluşturacak başka hiç bir kıstasın bulunmayışından. "Doğa" bir bakıma sanata insandan önce başlamış gibidir; insan, sanata başlamak için oldukça "gecikmiş" görünüyor; üstelik insan toplumlarının taa modern çağlara gelene dek, sanat işlevini başka işlevlerden -ritüellerden, dinden, savaştan, sevişmeden filan-pek ayırdetmiş olmadığı da anlaşılıyor.
Tam da bu nedenlerle, bilgisayarda sanatın pekala mümkün olduğunu söylemek acelecilik değildir: Ancak modern dünyanın başka bir özelliği işleri daha karışık kılmaktadır -sanatlar birbirleriyle hep "rekabet" etmek gibi garip ve sanatsal yaratıma dıştan eklenen kültürel bir olguyu hep beslemişlerdir. Modern resim, özellikle İzlenimcilik (Impressionisme) fotoğrafın meydan okuyuşuna bağlı olarak, ondan uzak olduğunu düşündüğü renk tekniklerini icat etmeye girişmişti. Bu sayede renkler ve ışık özgürleşti. Ancak fotoğraf da, başlangıçtakı "sanatsal" işlevini yine benzeri "meydan okuyuşlar" olmadan gerçekleştiremezdi -sözgelimi hareketli resimler, animasyon, son olarak da hareketli fotoğraf, yani sinema…
Peki dijital sanatlar neye ve kime meydan okumaktadırlar. Bu sanatların "kolaj" geleneğine bağlandıklarını söyledik. Ancak ona da indirgenemezler. Dijital sanatlar, daha çok "çok-yönlü-performans" adını verebileceğimiz bir alanı geliştirmeye aday görünüyorlar. Yani görüntü-animasyon-film-ses-metin bileşimini kullanan "multimedia" tekniklerinin sanatsal kullanımından bahsediyorum. Mültimedya yalnızca tekno-bilimsel bir meseleye göndermez, aynı zamanda, sanat uğraşısı için estetik-sanatsal bir iç ilişkiler kompleksi de oluşturabilir. Benim görüşümce, sessiz sinema dönemi yönetmenlerinin sesli sinemaya karşı çıkışları gibi bir olgu günümüzde geçerli değildir. Eisenstein kadar büyük bir filimcinin "tutuculuğu" gibi görülmeye çalışılan şey, aslında bir "reddediş" değil, "sessiz sinema olanaklarının", o anda ve çok özgün bir zorunluluk altında bu yönetmen tarafından tercih edilişinden başka bir şey değildir. Çok geçmeden aynı yönetmenin ses unsurunu alabildiğine kullanan filimler yapmasını bir tür "yola geliş" diye yorumlamak ise tam bir düşünsel bönlük olurdu. Sanatçı hiç bir zaman "hah şimdi oturup güzel bir resim yapayım" demez. Bu, Columbus'un "şimdi gidip Amerika'yı keşfedeyim bakalım" demesi gibidir. Ancak çözülmesi gereken acil bir sorun, bir zorunluluk, olmazsa olmaz bir şeyin üretilmesi kaçınılmaz hale geldiğinde sanat ürünü ortaya çıkabilecektir. Dijital performans birileri için "zorunlu" bir ifade aracıysa üretilenin "sanat" olmayacağını söyleyenlere bu yüzden ancak gülünebilir.
İkincisi, dijital çağda sanat eseri üretiminin "kolaylaştığını" ve ayağa düşebileceğiini söylemek de tam bir safsatadır. Aksine, altedilmesi gereken "zorlukların", gerekli bilgi ve uğraşı faaliyetinin sonsuzca artabileceği bile söylenebilir. Üstelik dijital sanatçı, eğer günün birinde başarılabilirse, modern kültürdeki şu standart "sanat", "bilim" ve "toplumsal yaşam" alanları arasındaki ayrımın sınırlarını da ziyaret ederek altedebilir. İdeal durum elbette hem bilimci, hem düşünür hem de sanatçı olarak Leonardo Usta'nın imajı değil. Bir kere, o bizim anladığımız anlamda bir bilimci değil, bir "çok çok şey bilen"di; bir "düşünür" de değildi, çünkü Rönesans'ta ne Antik Yunan, ne ortaçağ Skolastiğinin felsefeleri kalmıştı, öte taraftan Descartes ve Spinoza gibi "felsefeyi yeniden başlatanlar" henüz ufukta yoktular; son olarak Leonardo bir "sanatçı" değil, çağının en saygı gören "usta"larından biridir. Aynı şekilde dijital çağ, belki de bütün alanların farklı bir bölümlenmesini, hatta ters çevrilmesini getirecektir. Mültimedyanın doğuşu, böyle bir sürecin yalnızca olanağıdır, kendisi değil. Üstelik tek olanak da değildir -özellikle "mini-mimariler" alanında ön plana çıkmaya başlayan "organik-elektronik" nanoteknolojiler daha şimdiden, enformatikten çok farklı türden unsurları işin içine katmaya başladılar bile. Daha genel olarak, benim görüşümce, teknolojiye yapılacak herhangi bir övgünün peşine düşmek de saçmalık olur -teknolojinin "tarafsız olduğu", iyi ya da kötü yönde kullanılabileceği doğrultusundaki safça bakış açısı da artık tutulabilir değildir. Söylemek istediğim tek şey, karşımıza çıkarılan her şeyi, enformasyon otoyollarını, nanoteknolojileri, genetik mühendisliğinin yapıp edeceklerini olduğu gibi kabullenip hayıflanmaya mı oturacağımız, yoksa "tek yönlü kabullere" karşı çoğul direnç odaklarını onların içine ve sınırlarına varıncaya kadar genişletmek zorunda mı olduğumuz sorusudur. Sanat ya da aynı türden başka bir insan faaliyeti, böyle bir direnci örgütlemenin şu anda bilinen ender yollarından biridir. Bu ise, sanata yeni bir politik misyon vermek, ya da sanatçıya akıl, etik, ahlak filan öğretmek gibi bir şey değildir: Daha çok, sanatsal faaliyetin genel olarak "insanların direnci" neviinden bir şey olduğunu, başka da bir şey olamayacağını söylemeye çalışıyorum. Zamana, içine kapatıldığı mekana dayanıklı ve dirençli olmayan şeylere "sanat eseri" demediğimizi daha gündelik dil düzeyinde herkes algılayabilir. Eğer herhangi bir otantiklik varsa, bu, sanat eserinin "zamanla" kurduğu bir ilişkiden değil, aslında "zamansızlıkla" kurduğu bir ilişkiden kaynaklanabilir. Dijital sanatın bu türden araçlara sahip olamayacağını söylemek ise anlamsız olur. Sanat eserini "sanatsal" kılanın in actu (yani faaliyet bakımından) insan emeği ürünü olması, in haec ise (onu işte karşımızda kılan şey bakımından) "zaman-dışılığı" olması bizi nostaljik otantizm düşkünlüğüyle duygudaş olmaktan alabildiğine uzak tutuyor. Dijital sanat bakımından sorun, bazı kişilerin bilgisayar fobisi, eski daktilolarını sevmeleri gibisinden değildir. Bu fobi pekala anlaşılabilir (onaylamak ayrı şey); oysa sanat söz konusu olunca, dijital sanat diye bir şeyin -bir tür değil bir olanaklılık alanı oluşundan dolayı-sorun bir fobi olmayı bırakıp ciddileşir; ya malzemeyle özdeşleşen bir sanat anlayışı yeniden davet edilir, ya da 19. Yüzyıl modeli bir "sanat için sanat" teması geriye çağırılır. Sanatın dijital olması gerektiğini söylemiyoruz; dijital sanatın gerçekten sanat olduğunu, dijital teknolojilerin ise bunun "belirsiz", yani kullanılırsa varolabilecek olanaklarını sunduğunu söylemekten başka bir şey yapmıyoruz.
Her durumda, yeni ortaya çıkmakta olan bir şeyin tedirginlik verici, hatta nesnel olarak tehditkar unsurlar da taşımaması olanaksız. Bu tehdidin, çoğu insanın aradığı yerde bulunmadığını söylemek istiyorum. Fractal Paint programıyla boyanmış bir resme bakıp da "resim sanatı da bitti" yakınmasını dile getirenlerin göremediği şey, eğer "resim sanatı" diye bir şey varsa, onun zaten "malzemeye indirgenemeyeceğidir". Tehdit, yepyeni malzemelerin amansız bombardımanından daha kötü bir yerden gelmektedir ve bu tür hayıflanmalarla daha fazla oyalanmaya değmez: Esas tehdit, geç kapitalizmin yeni yapılarıyla ilişkin olarak ortaya çıkıyor. Bir zamanlar Walter Benjamin adlı bir Alman filozofu, sanat eserinin halesinin "mekanik yeniden üretim" süreçlerinde (yani çoğaltma) yitmeye yüz tuttuğunu söylerken, en "mekanik" sanat olan fotoğrafa övgüler yağdırmaya da vardırabiliyordu işi. Bugün farkına varabileceğimiz şeyin daha o zamandan, ve kendi imgeler dünyasında farkındaydı çünkü -esas sorun sanatın eğer bir işlevi varsa onun ancak kullandığı temaları, malzemeyi, ruh hallerini, etiği, görüntüleri, formları ve içeriği "başkalarına kaptırmamak" olmasıdır. Dijital uygarlık kaçınılmaz bir şekilde etrafımızı saracak, INTERNET, mutlak bir anarşi kainatı olarak alemimizi saracak gibi görünüyor. Öyle ki, artık eski, arkaik formların nostaljisinden pek bir şey umabilecek halde olmayacağız pek yakında. Sanatın gerçek "işlevi", ona bir işlev vermek gibi düşünceler çoğu kişinin hoşuna gitmese de bir "söyleyiş biçimi" deyip geçelim -sözgelimi ressam Miquel Barcelo'nun günlüğüne yazdığı gibi, "domatesin kırmızılığını", "ekşimiş kavun kokusunu" Benetton'un "imajlar dünyasının" elinden söküp almak ve "kendiliğini" yeniden kazandırmaktan başka bir şey değildir. İşin bütün sırrı bazı duyguların ve sanatın hedeflediği arzuların yeniden üretilebilmesinde, imgelerin, seslerin, düşüncelerin ve duyguların kendilerini denetleyen, yönlendiren ve her an tecavüz eden düzeneklerin, denetimlerin ve sömürü araçlarının elinden koparılmalarında yatmaktadır. Bu durumun en iyi örneğini bize Rönesans resmi vermektedir: Ortaçağın ilahi temalarını, Tanrı babayı, melekleri, İsa ile Meryem'I kullanmayı sürdürür; ama bambaşka bir amaçla yapar bunu -insanların dünyası Ortaçağda o kadar daraltılmış bir haldedir ki, ilahi temaları kullanmasanız tek bir biçimi, tek bir rengi, tek bir duyumu özgür bırakamazsınız.
Pek çok nedenle, bugün henüz "daraltılmış" bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. Ve bu daraltma, gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. Ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. "Reklamcılığın felsefesi"nden bahsedenler var; Japon modeli bir uluslararası korporatist şirketin bir "ruha" sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş filan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede "sayfa düzenleyicisi" olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. Daha çok "reklamcılığın" kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, Benetton'un "görüntü şefi" ve "sanat yönetmeni" gibi tuhaf unvanlara sahip adamı Oliveiro Toscagni gibilerinin yalnızca bir "sanat destekleyicisi", bir "sponsor" olarak değil, "konseptin sahipleri" gibi ortaya çıkmalarıdır. Bu tür durumlarla karşılaşıldığında "kıllanma" yeteneğimizin de dümura uğratılmış olduğu söylenebilir. Artık eskiden olduğu gibi "sınırlarla", "disiplinlerle", "zor" ya da "baskı" ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. Bütün bunlarla başedebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virüsünün üretilip ortalığa salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşmaya bırakılması gerekiyor. INTERNET'teki "resmi" yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların "gerçek" anlamda "sanal" güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. Eksik olan yönler arasında en önemlisi "sanat" gibi görünüyor. Benin görüşüm, dijital sanatın "henüz gerçekleşmediği" yolunda. Bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, "sanat icra ediliyor" orada, ama Klee'nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, "halkını bekleyen" bir sanat bu…
Olası Çerçeveler: Barbara Krüger, Kör Otonomedya, Deleuze & Guattari, özellikle de Urban Diary…
Ulus Baker
http://korotonomedya.net/theoria/yntsanat.htm
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/1/2006 - 9.Uluslararası Istanbul Bienali Kuratörleri Vasıf Kortun ve Charles Esche ile Söyleşi

|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Bu Blog'ta cagdas sanatlar hakkinda kuramsal metinler ve guncel haberler bulabilirsiniz. Cagdas Sanatlar Blogu sanat izleyicisine, Turkiye ve yurtdisindaki sanat tartismalarini tasimayi amaclamaktadir.
Arkadaşlarım
|